Emıly ın Parıs – Son Sezon Üzerine Düşüncelerim

 


İlk dört sezonu yakın zamanda ardı ardına izlemiş biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Emily in Paris’in Paris’i, benim için hâlâ çok büyüleyici. Şehrin havası, sokakları, kafeleri; hepsi dizinin gerçekliğinden bağımsız olarak izleyeni içine alan bir atmosfer yaratıyor. Son sezonda ise bu büyünün yanında, hikâyede bir değişim ve dönüşüm hissi de var. Her şey yavaş yavaş yerine oturuyor.

Elbette dizide anlatılan hayatlar fazlasıyla şatafatlı. Muhteşem meslekler, göz alıcı evler, günlük rutinlerin bile “verimli olmanın” çok ötesinde aktığı bir dünya… Gerçekçilik iddiası olmayan ama tam da bu yüzden izlerken insanı yormayan bir evren. Buna rağmen Emily karakteri, bu pembe dünyanın içinde gerçek bir çalışkanlık ve zeka temsili sunuyor. İşini ciddiye alan, hızlı düşünen ve hatalarını avantaja çevirebilen biri.

Senaryonun büyük bir kısmı zaten Emily’nin aşk hayatına odaklandığı için, onu sürekli karmaşık ilişkilerin içinde görüyoruz. Kalbi ne kadar saf ve temiz olsa da, işler her zaman onun istediği gibi gitmiyor. Çıktığı erkekleri gerçekten nasıl buluyor bilmiyorum ama neredeyse hepsi “Yunan tanrısı” seviyesinde yakışıklı. Bu da dizinin masalsı yanlarından biri elbette.


Sylvie ise benim için dizinin en güçlü karakterlerinden. Gerçek anlamda anne olmasa da, Emily için tam bir anne figürü. Şirket politikaları, kriz yönetimi, süreçleri kontrol etme… Hepsi onun alanı. Patron olarak zaten olması gereken özellikler bunlar ama Emily’ye verdiği destek, zaman zaman söylediği cümleler ve yaptığı çıkarımlar neredeyse hayat dersi niteliğinde. Son sezonda beni en çok etkileyen karakterlerden biri kesinlikle Sylvie oldu.

Dizi boyunca dikkatimi çeken bir diğer nokta da kültürel farklar. Fransızların ilişkilere ve sadakat kavramına yaklaşımı, bizim kültürümüze oldukça yabancı. Sylvie’nin evli olmasına rağmen başka ülkelerde kaçamaklar yaşaması, dizide oldukça normalleştiriliyor. Bu düpedüz aldatma olsa da, onların “genişlik” seviyesi bizim bakış açımızdan çok farklı.
Özellikle Mindy ile Alfie’nin İtalya’da birlikte olup sonra ayrılmaları ve Emily’nin bunu sonradan, üstelik başkasından öğrenmesi bana oldukça trajikomik geldi. Kendi adıma konuşursam, eski sevgilimle en yakın arkadaşımın benden sonra bir ilişki yaşaması bizim kültürümüzde kabul edilebilir bir şey değil; bu, hem bana hem de kendilerine saygısızlık olarak yorumlanır. Dizide ise bu durum neredeyse olağan akışta veriliyor.



Son olarak Emily’nin en sevdiğim özelliği: hata yapmaktan korkmaması. Evet, hata yapıyor. Evet, bazı ilişkiler ve işler yürümüyor. Bu da izlerken zaman zaman insanın modunu düşürüyor. Ama her seferinde o hataları düzeltmek için çabalıyor. Vazgeçmiyor. Belki de bu yüzden Emily, ne yaparsa yapsın çevresindeki insanlar tarafından sevilen ve değer gören biri hâline geliyor.

Son sezon olsa bile Emily in Paris benim için tekrar tekrar izlenebilecek, belli dönemlerde ilham veren bir dizi olarak kalacak. Kusurlarıyla, abartısıyla ve pembe dünyasıyla… Ne olmak istediğini biliyor ve bunu saklamıyor.

Yorumlar

Popüler Yayınlar