Konyaaltı’ndan Düden’e: Antalya Seyahat Notlarım

 

Akdeniz Bölgesi’nde gezdiğim ilk yer olarak Antalya, benim için unutulmaz bir deneyim oldu. Başta kararsızdım; gitmeli miyim, gitmemeli miyim diye çok düşündüm. Ama hem çevremden gelen tavsiyeler hem de yaptığım küçük araştırmalar sayesinde doğru bir tercih olacağını anladım.

Bu yaz denize bile girememiştim, içimde hep bir eksiklik kalmıştı. Neyse ki Antalya’da o eksikliği fazlasıyla giderdim; denizin tadını çıkardım, bol bol yüzdüm. İmkânlar el verince insanın keyfi bambaşka oluyor, bunu bir kez daha anladım.


Havalimanından çıkar çıkmaz otele gitmek için taksiye binmek yerine tramvayı tercih ettik. Hem uygun fiyatlı hem de pratik bir ulaşım yöntemi oldu. Tramvay durağında bulunan otomatlardan bir ulaşım kartı aldık; kart ücreti 50 TL, biniş ücreti ise 27 TL. Yani İstanbul’daki toplu taşıma ücretleriyle neredeyse aynı.

Otelimiz Muratpaşa ilçesindeydi. Burası Antalya’nın merkez ilçesi, tıpkı memleketim Tekirdağ’da merkezin aslında Süleymanpaşa ilçesi olarak geçmesi gibi.

Akşam saatleri gece yarısına doğru yaklaşırken otele eşyalarımızı bırakıp biraz etrafı keşfetmek için dışarı çıktık. Akşam olmasına rağmen hava hâlâ çok sıcaktı; İstanbul bu sıcaklığın yanında neredeyse serin sayılır. Antalya’nın bu nemli ve ağır havasına alışmak gerçekten zaman alıyor.

Konum olarak çok işlek bir yerdeydik; tramvay durağı hemen arka sokağımızdaydı, MarkAntalya AVM ise yürüyüş mesafesindeydi. Biraz civarı gezip keşfettikten sonra tekrar otele dönüp dinlendik.



Sabah uyandığımızda otelde açık büfe kahvaltının keyfini çıkarıp Konyaaltı Seyir Tepesi’ne doğru yürüdük. Burası, Antalya’da gördüğüm en etkileyici manzaralardan birine sahip. İlk gördüğümde “Hayatımda gördüğüm en güzel manzara bu olabilir” dedim. Karşınızda Toros Dağları, tüm görkemi ve heybetiyle yükseliyor; büyüleyici bir tablo gibi. Tabii ki o anı ölümsüzleştirmek için bol bol fotoğraf çektim.

Konyaaltı Seyir Tepesi’nden sonra sahil boyunca yürüyüp Kaleiçi tarafına doğru ilerledik. Denize bakan apartmanları izlerken aklıma, “Acaba bir gün deniz manzaralı bir evde yaşar mıyım?” düşüncesi düştü. Bana göre bu, gerçekten büyük bir şans olurdu.

Kaleiçi bölgesine vardığımızda ise kısa bir mola verme ihtiyacı hissettik. Sıcak hava öyle yoğundu ki yürümek bile insanı yoruyordu. Küçük el vantilatörümü yanımda getirdiğime o kadar memnun oldum ki! Dinlenip bir şeyler yedikten sonra asıl keşfe hazırdık.



Kaleiçi’ni gezmek için özellikle akşamüstünü bekledik. Yürüyerek gitmeyi tercih ettik çünkü böylece sokakları, her bir taşını, detaylarını sindirerek keşfetmek çok daha keyifli oluyor. Zaten Kaleiçi, Muratpaşa ilçesine bağlı olduğu için konum olarak oldukça yakın.

Bölgeye girişte sizi kocaman bir kapı karşılıyor: Hadrian Kapısı, diğer adıyla Üç Kapılar. 130 yılında Roma İmparatoru Hadrianus’un Antalya’yı ziyareti onuruna, kenti çevreleyen surlar üzerine inşa edilmiş anıtsal bir zafer takı. Gerçekten etkileyici bir tarihi dokuya sahip.

Kapıdan geçince surların iç kısmı tamamen turizme göre düzenlenmiş. Kafeler, hediyelik eşya dükkânları, lüks restoranlar derken renkli ve hareketli bir atmosfer sizi karşılıyor. Burada ayrıca bir de cami var: Kesik Minare Camii. Onarılmış ve ziyarete açık durumda. Minarenin dış görünüşü diğer camilerden oldukça farklı, bu da yapıya ayrı bir karakter katıyor. Camileri gezmeyi sevsem de o gün kıyafetim uygun olmadığı için içeri girme şansım olmadı.


Akşamüstü gelseniz bile Hadrian Kapısı’nın önünde rahat gezebilmek pek mümkün değil; inanılmaz bir kalabalık oluyor. Poz verenler o kadar çoktu ki ben de kalabalığı kadraja almamak için kapıyı uzaktan, zoom yaparak çekmek zorunda kaldım.

Sonrasında Kaleiçi’nin dar sokaklarını gezmeye devam ettik. Oraya kadar gelmişken kendime küçük bir hatıra aldım: bir bileklik… Antalya’dan bana kalan en güzel anı belki de bu oldu.

Ara sokakları ve restoranları geçerek vardığımız nokta Hıdırlık Kulesi oldu. 2. yüzyıldan kalma, surların üzerinde yer alan silindirik bir yapı. Sanırım yakın zamanda burayı cam teraslı bir alan hâline getirmeyi planlamışlar ama henüz ziyarete açılmamış. Açıkçası uzaktan izlemek de ayrı bir keyifti; özellikle güneşin batmaya başladığı o kızıllık manzaraya bambaşka bir güzellik katıyordu. Özenle çektiğim fotoğrafları buraya ekleyeceğim.



İkinci günümüzde rotamızı Düden Şelalesi’ne çevirdik. Düden’in aslında iki farklı noktası var. Bizim gittiğimiz, doğanın içinde, ağaçlarla çevrili bir alanda bulunan Yukarı Düden Şelalesi idi. Kepez ilçesinde yer alıyor ve giriş ücreti kişi başı 40 TL; yabancı turistler için ise 70 TL.

İçeride su ve yiyecek ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz işletmeler var; ancak fiyatlar özel işletme olduğu için biraz yüksek gelebilir. Hediyelik eşya stantları da oldukça dikkat çekici. Özellikle magnetler ve el yapımı süs eşyaları çok hoştu; buradan Antalya’ya dair minik hatıralar almak güzel bir fikir olabilir.



Öncelikle şelaleye gidip eşsiz manzaranın tadını çıkardık. Suyun akışı bile ayrı bir heybet taşıyordu; bol bol fotoğraf çektik ve doğanın bu muazzam güzelliğine hayran kaldık.

Ancak üzülerek gözlemledik ki, bazı insanlar bu doğal ortamı hiçe sayarak şelalenin dibine su şişesi ve benzeri plastik atıklar bırakmış. Hatta madeni para atanlar bile vardı. Böyle davranmak, doğal güzelliklerimizi yok etmekten başka bir şey değil.

Bir uyarı olarak söylemek isterim: Çöpünüz varsa lütfen elinizde taşıyın ve en yakın çöp kutusuna atın. Alanın içinde zaten pek çok çöp noktası mevcut. Denizleri, ormanları ve doğal alanları kirletmek sadece sizin çevreye ve başkalarına saygısız olduğunuzu gösterir. Lütfen bunu yapmayın; doğa bizim ortak mirasımız.

Yukarı Düden Şelalesi’ni gezdikten sonra, merdivenlerle yapılan bir yoldan şelalenin iç tarafına geçebilirsiniz. Biraz ıslanmayı göze almak gerekiyor; kaymaz ve su geçirmeyen ayakkabılar giymek kesinlikle işinizi kolaylaştırır. Önlem almak her zaman önemli. Yukarı çıktıktan sonra, geldiğiniz yöne geri dönerek geziyi tamamlayabilirsiniz.



Bir sonraki durağımız ise Aşağı Düden Şelalesi. İsmi, akıbetini anlatıyor zaten: Bu şelale denize dökülen tek şelale olabilir. Manzarası Yukarı Düden kadar etkileyici ve göz alıcı. Aşağı Düden, Muratpaşa ilçesinde yer alıyor ancak Lara bölgesinde, merkeze biraz uzak bir noktada. Bu nedenle ulaşmak için uzun bir yol kat etmek gerekiyor.

Toplu taşıma ile ulaşmak mümkün, ancak otobüsler uzun mesafelere gittiği için beklemek sıkıcı olabiliyor. Bence sefer sayısı ve araç sayısı artırılmalı. Tabii, araçla gelmek çok daha rahat; gezilecek yerler çok olmasına rağmen bizim araç kullanacak ehliyetimiz olmadığı için bazı noktalara gidemedik.

Aşağı Düden Şelalesi, denize aktığı noktada oluşturduğu gökkuşaklarıyla büyüleyici bir manzara sunuyor. Sebebini araştırmasam da, bu doğal görüntü gerçekten çok etkileyici. Şelalenin bulunduğu alan halka açık bir sahil olarak düzenlendiği için giriş ücretsiz. Etraf ağaçlar ve banklarla çevrili, yürüyüş yapmak için oldukça keyifli bir ortam sunuyor.

Şelaleye ulaşmak için giriş kısmındaki yürüyüş yolunu takip etmeniz yeterli. Civarda ayrıca kafeler de bulunuyor; özellikle Düden çayının aktığı noktaya kurulu olanlar oldukça hoş. Burada kahvenizi yudumlarken, denize dökülen şelalenin manzarasını izlemek mümkün. Bu deneyim, gezinizin en huzurlu ve keyifli anlarından biri oluyor.

İlginç bir not olarak şunu da ekleyeyim: Yukarı Düden ve Aşağı Düden Şelaleleri, görünürde ayrı noktalar gibi duruyor ve yüzeyde doğrudan birbirine bağlanmıyor. Ancak yeraltı suları aracılığıyla aslında birbirleriyle bağlantılılar; suyun bir kısmı yeraltından akarak iki şelaleyi birbirine bağlıyor. Yani, doğanın gizli bir yolu sayesinde bu iki farklı nokta aslında suyla birleşiyor.



Düden Şelalesi’ni keşfettikten sonra yavaş yavaş otele dönüyoruz ve böylece üçüncü günümüze geçiyoruz. Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra Konyaaltı Plajı’na yüzmeye gittim. Aslında yüzme bilmiyorum, amacım sadece denize girmek ve keyif yapmak.

Bu sefer plaja otobüsle ulaştık, ancak bence otobüs rotası oldukça dolambaçlı; yürüyerek gitmek daha hızlı olabilirdi. Plajın bazı alanları ücretli ve şezlonglu, ancak biz kısa süre kalacağımız için bireysel alanda takıldık. Yaklaşık bir saat boyunca denizin keyfini çıkardım; biraz yüzmek iyi geldi ve ferahlattı.

Konyaaltı Plajı taşlı bir plaj; küçük taşlar olmasına rağmen yürürken ayaklara batabiliyor. Denizin derinliği kıyıdan kısa bir mesafede hızla artıyor, yani dikkatli olmakta fayda var.



Kıyılarda yüzmek benim için daha güvenli olduğu için çok açılmadan vakit geçirdim. Sonrasında otele dönüp denizin tuzlu suyundan arındıktan sonra rotamızı Antalya Doğal Yaşam Parkı’na çevirdik. Bu aslında Antalya’daki son günümüzdü, ama hayvanat bahçesini de gezip güzel bir kapanış yapmak istedik.

Parkta görebileceğiniz hayvan çeşitliliği oldukça fazla. Tabii ki doğal ortamlarından koparılmaları üzücü, fakat oradaki yaşam alanlarının da mümkün olduğunca uygun şekilde düzenlendiğini gördüm. Özellikle saldırgan türler için güvenlik önlemleri alınmış. Hava çok sıcak olduğu için pek çok hayvan uyku modundaydı.

Burada kangurulardan akbabaya, vahşi kuşlardan yırtıcı memelilere kadar pek çok canlıyı görebiliyorsunuz. En çok ses çıkaran canlılar kesinlikle papağanlar ve ağaçlarda cıvıldayan çekirgelerdi. Bana göre en sevimliler ise rakunlar ve lemurlar oldu; lemurları görünce çocukken izlediğim Zaboo Mafoo çizgi filmini hatırladım.

Giriş ücretli; kişi başı yaklaşık 50 TL. Bilet aldıktan sonra size alanın krokisini veriyorlar, bu da geziye nereden başlayacağınızı anlamak için oldukça faydalı. Yaz aylarında parkın normal kapanış saati 19.00 civarında, fakat o gün yoğunluk mu yoksa başka bir sebepten mi bilinmez, saat 17.30’da kapanış anonsu yapıldı.

Ulaşım için tramvayı tercih ettik. Havalimanı yönünden geçen hatta binip Fatih Durağı’nda indik. Park, duraktan yürüme mesafesinde olduğu için ulaşımı oldukça kolay.



Oradan dönünce, MarkAntalya’ya bir kez daha uğradık. İçine girmeden hemen sol tarafında, sadece Antalya’da şubeleri bulunan bir kahve dükkânı keşfettik: Paninaro. Kahve fiyatları oldukça uygun; 100 TL’nin altında kahve içmek isterseniz kesinlikle uğrayabileceğiniz bir nokta.

Konyaaltı Seyir Tepesi’nden biraz ileride de farklı bir isimle hizmet veren başka bir kahve dükkânı var. Fiyatlarının uygun olduğunu duymuştum ama kahvelerini deneme fırsatımız olmadı.

Yeme-içme konusuna çok fazla giremesem de, biz genellikle klasik AVM restoranlarını tercih ettik. Acıktığımızda kolay bir seçenek olduğu için vakit kaybetmeden orada karnımızı doyurduk.


Ertesi sabah kahvaltı yapmadan havalimanına gitmek üzere hazırlandık. Bizim için çok güzel bir tatildi; hem çok eğlendim hem de bir o kadar yoruldum.

Özellikle buraya gelecek kızlarıma küçük bir tavsiye: Makyaj malzemesi taşımayın. Sıcakta yüzünüzde asla durmuyor, akıyor ve bir anınızı mahvedebiliyor. Ben mesela AVM’ye yakın olduğum için en yakın kozmetik mağazasından makyaj temizleme mendili almak zorunda kaldım. Bundan sonra Antalya’ya gelirsem kesinlikle makyaj çantası taşımam; gerçekten gerek yokmuş.

Antalya’nın bir diğer özelliği de şehirdeki çeşitlilik. Genellikle Türk kültürüne adapte olmuş Ruslar var; herkes kendi halinde, kimse kimseye karışmıyor. Tatil beldesi olması sayesinde de insanlar oldukça özgür; herkes istediği gibi giyinip dolaşıyor, kimse garipsemiyor.


Kaleiçi'nden bir akşam manzarası


Antalya bizim için hem eğlendiğimiz hem de birçok yeni yer keşfettiğimiz dolu dolu bir tatil oldu. Yorulduk ama her anına değdi. Bir dahaki gelişimizde daha farklı noktaları da keşfederek bu güzel şehri bir kez daha yaşamayı planlıyoruz. Eğer siz de Antalya’ya gelmeyi düşünüyorsanız, şunu bilin: burası yalnızca denizi ve güneşiyle değil, özgür ve samimi havasıyla da insanın aklında iz bırakıyor.


Yorumlar

Popüler Yayınlar