Kastamonu Günlükleri
Kastamonu Günlükleri – İlk İzlenimler
Spontane bir kararla bayram öncesi Kastamonu'ya gelmeye karar verdik. Hem uzun zamandır aile ziyareti yapmamıştık hem de ben daha önce bu şehri hiç görmemiştim. Yeni bir yer keşfetmek, biraz kafa dinlemek ve kalabalıktan uzaklaşmak iyi olur diye düşündüm.Otogara indiğimizde İstanbul’un karmaşasından sonra burası oldukça sakin geldi. Büyükşehir havası yoktu ama bu bana iyi hissettirdi. Nüfusun daha az olması, sokaklardaki sessizlik, insanı hemen rahatlatıyor.
Şehir merkezine inmedik çünkü valizle dolaşmak zor olacaktı. Araç saatini bekledik ve direkt köye geçmeye karar verdik. Bu sırada otogarın karşısındaki mütevazı villalar dikkatimi çekti. İstanbul’daki çarpık kentleşmeye alışkın biri için buradaki düzenli yapılaşma oldukça ferahlatıcıydı. Apartmanlar genelde beş katı geçmiyor. Ara ara yüksek siteler görülse de genel yapı sade ve derli toplu. Yollar temiz, çevre bakımlı, yerde bir tane çöp gözüme çarpmadı. Bu anlamda şehir estetik açıdan iyi korunmuş.
Otogarın tarihi biraz eski, 2003 yılında kurulmuş. Hemen kuzeyinde Kastamonu Eğitim ve Araştırma Hastanesi var. Otogarın çevresi hareketli sayılmaz ama ihtiyaç duyulan çoğu şey mevcut.
Köye vardığımızda ise bambaşka bir manzara karşıladı bizi. Evin bulunduğu yer oldukça yüksek bir noktada. Küçük bir mahalle, hatta köy demek daha doğru olur. Market, bakkal gibi dükkânlar yok. Daha çok dağ başında kalmış bir yer hissi veriyor. Alışveriş için Ağlı’nın merkezine gitmek gerekiyor. Salı günleri burada pazar kuruluyormuş. İhtiyaçlar genel olarak oradan karşılanıyor.
İnternete gelirsek… Şehir merkezine göre köyde bağlantı zayıf. Baz istasyonu az olduğu için çekim gücü düşük. Ama bu durum da bir yandan iyi geldi; insanı biraz daha doğaya yönlendiriyor.
Yüksek rakımın etkisini ise oldukça hissettim. İstanbul'da yaşadığım yer deniz seviyesine yakın; yaklaşık 200 metre. Buradaki yüksekliğe alışmak biraz zaman aldı. Özellikle yolculuk sırasında kulaklarımda uçaktaymış gibi bir basınç oluştu. Başta rahatsız etti ama sonra vücut uyum sağladı.
İkinci Gün: Merkez, Kale ve Sıcak Bir Öğle
Köyden yola çıkıp sabah saatlerinde merkez otobüsüne bindim. Azdavay otobüslerinin otogara kadar gitmediğini öğrendim; son durak çarşı civarındaymış. Orada inince etrafı biraz turladım. Durağın karşısındaki binalar, sessiz sokaklar ve küçük esnaflar arasında yürüyerek Nasrullah Kadı Camii’nin önüne kadar geldim. Tam o noktada başımı kaldırdığımda, Kastamonu Kalesi tüm heybetiyle karşımdaydı. Şehre hâkim bir noktada duruyor ve uzaktan bile oldukça yakın görünüyor.
Şehir içi ulaşımda halk otobüsleri var ama kaleye çıkan dar sokaklarda pek gözüme çarpmadı. Bu yüzden yürümeye karar verdim. Mahalle aralarından, dar taş yollardan geçerek kaleye doğru tırmandım. Öğle saatlerinde güneş oldukça yakıcıydı ama nem düşük olduğu için daha katlanılabilirdi. Yine de bu tarz sıcak havalarda şapka, gözlük, su ve güneş kremi mutlaka lazım. Aksi halde yol yorar.
Kalenin girişinde bir görevli yoktu. Bilet, müze kart gibi şeyler gerekmiyor. Yalnızca yolun kenarlarında birkaç hediyelik eşya satan seyyar satıcı vardı. Merdivenleri çıkınca şehir ayaklarınızın altına seriliyor. Kale zirvesinden Kastamonu’yu 360 derece görebiliyorsunuz. Manzara gerçekten etkileyici. Türk bayrağı, tam zirvede dalgalanıyor ve manzaraya ayrı bir güzellik katıyor.
Evlerin çatılarından, sokakların düzenine kadar gözüm hep mimarideydi. Merkezdeki yapıların çoğu aynı yükseklikte. Göz yormayan, bozulmamış bir şehir dokusu var. Yüksek binalar ise merkezin dışında kalıyor. Bu düzenin korunması çok hoşuma gitti.
Kale gezisinin ardından tekrar aşağı inip yemek yemeğe karar verdim. Kastamonu mutfağından özel bir şey denemek isterdim ama zaman darlığından dolayı tercihim beyti kebabı oldu. Daha önce yememiştim, buradaki gerçekten çok lezzetliydi. Lokanta sade ve temizdi, porsiyon doyurucuydu. Kastamonu’nun mutfağı daha fazla keşfetmek isteyeceğim türden, özellikle çekme helvası ve etli ekmeği listenin başına ekledim.
Şehirde çoğu yer yürüme mesafesinde. Halk otobüslerini kullanmadım, nasıl kart çıkartılıyor onu da bilmiyorum. Ama günübirlik bir gezide yürüyerek pek çok yere ulaşılabiliyor.
Saat Kulesi de görülmesi gereken yerlerden biriymiş ama kaleye çıkmanın verdiği yorgunlukla bayır tırmanmayı gözüm kesmedi. İçinde gezilecek bir alan olmadığını duyunca da vazgeçtik. Bir dahaki sefere belki...
Kastamonu, yalnızca sakinliğiyle değil, tarihiyle de derin bir şehir. Anadolu’nun en eski yerleşimlerinden biri. Evliyalar şehri olarak da biliniyor. Adını, Latince “kale” anlamına gelen kastra ve Bizans dönemindeki Komnenos hanedanının isminden alıyor. Zamanla bu iki kelime birleşip bugünkü “Kastamonu” adını oluşturmuş. Yani daha ismi bile geçmişten bugüne uzanan bir hikâye.
Tarihi eserlerle karşılaşmak için şehir merkezinde dolaşmanız yeterli. Her köşe başında ya eski bir çeşme ya bir cami çıkıyor karşınıza. Ama şehrin sembollerinden biri olan Saat Kulesi’ne bu defa gidemedim. Şehrin doğusundaki bir yamaca konumlanmış bu kule, 1885 yılında Sultan II. Abdülhamid döneminde Kastamonu Valisi Abdurrahman Nureddin Paşa tarafından yaptırılmış. Kuledeki saat ise Avrupa’dan özel olarak getirtilmiş. Dışarıdan bakıldığında etkileyici durduğu söyleniyor.
Tarih demişken... Kastamonu Kalesi de yalnızca manzarasıyla değil, yaşadığı yıkımlarla da dikkat çekici. Özellikle 1947 yılında meydana gelen Tosya–Ladik Depremi’nde kalenin büyük bölümü zarar görmüş. Bu yüzden bugün sadece bazı surlar ayakta kalabilmiş. Yine de kaleye çıkıp şehri izlerken, sadece taş değil zaman da üst üste dizilmiş gibi hissediyorsunuz. Hâlâ ayakta olması bile büyük bir tarih tanıklığı aslında.
Günü bitirmeden önce Kastamonu'nun ünlü lezzetlerinden bahsetmeden geçmeyeyim. Şehir, özellikle çekme helvasıyla meşhur. Ağızda dağılan, tel tel ayrılan bu helva, sade bir tatlı gibi görünse de arkasında sabır ve ustalık barındırıyor. Aynı zamanda Kastamonu sarımsağı da ülke genelinde oldukça meşhur. Özellikle Taşköprü bölgesinde yetiştirilen bu sarımsak, yoğun aroması ve dayanıklılığıyla tanınıyor.
Yavaş yavaş akşam yaklaşırken, şehri izleyip birkaç kare daha fotoğraf çektim. Kastamonu sessiz, mütevazı ama kendi iç ritmi olan bir şehir. Göz kamaştıran değil, göz dinlendiren yerlerden. Tam da aradığım şey…
Gidilmeyen Kıyılar, Görülmeyi Bekleyen Manzaralar
Kastamonu deyince akla ilk gelen şeylerden biri deniz olmayabilir, ama aslında bu şehir Karadeniz’in en uzun sahil şeritlerinden birine sahip. Eğer denize ulaşmak, serin sularda soluklanmak isterseniz rotanızı mutlaka Cide ya da İnebolu’ya çevirmelisiniz. Ben henüz gitme fırsatı bulamadım ama daha önce çekilen fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla Karadeniz’in tüm vahşi güzelliğini barındıran, keşfedilmeyi bekleyen sahiller buralarda saklı.
Kültürün İçinden Geçerken
Kastamonu’nun sadece doğası değil, kültürü de insanı şaşırtıyor. Bu yolculukta öğrendiğim en ilginç bilgilerden biri, yıllardır hep bir ağıt gibi dinlediğimiz ve aklımıza hep Ege sahilleriyle kazınan o meşhur türkünün… yani "Çanakkale içinde vurdular beni" türküsünün aslında Kastamonu yöresine ait olmasıydı.
İlk duyduğumda inanamadım. Çanakkale Savaşı’nı anlatan bir türkü, neden Kastamonu'nun yöresel mirası olsun diye düşündüm. Ama sonra anlam kazandı her şey. Kastamonu, Çanakkale Savaşı’na en çok asker gönderen şehirlerden biriymiş. Hatta öyle ki, birçok köyde savaş sonrası geri dönen erkek sayısı neredeyse yok denecek kadar azmış. Bu acı, bu kayıp, bu türküyle dile gelmiş. O yüzden bu ağıt Kastamonu'nun toprağında, analarının dilinde, dağlarında yankılanmış ilk kez.
Türküye yeniden kulak verdiğimde, bu kez farklı duydum. Her dizesinde bu toprakların sessiz çığlığı, dökülmeyen gözyaşları vardı. Yolculuğun başında sadece bir şehir geziyor gibi hissetmiştim; ama şimdi, geçmişin yankısını taşıyan bir coğrafyada yürüdüğümü fark ettim.
Kastamonu, sadece bir şehir değil; zamanın ağır aktığı, geçmişin ve doğanın iç içe geçtiği, ruhun derinliklerine dokunan bir hikâye. Burada kalabalığın gürültüsünden uzak, dingin bir ritme eşlik ettim. Her adımda tarih fısıldadı, her köşede kültür hayat buldu.
Biliyorum ki bu yolculuk, tamamlanmamış bir şiir gibi; her satırı keşfedilmeyi bekliyor. Gidemediklerim var hâlâ, yaşanmayı bekleyen anlar… Ama bu, seyahatin büyüsüne dahildir. Çünkü bazen en güzel anılar, zihnimizin içinde, henüz adım atmadığımız yollarda gizlidir.
Kastamonu, bana yavaşlamayı, doğaya kulak vermeyi ve sessizliğin aslında ne denli zengin bir dil olduğunu öğretti. Bu şehre dair hissettiklerim, benimle kalacak; bir gün yolum yine buraya düşecek.
Siz de yolunuzu Kastamonu’ya düşürürseniz, sadece bir yer değil, zamanla ve ruhla yapılan bir yolculuğa hazır olun.


Yorumlar
Yorum Gönder